" denizin ortasında, mumyalar sofrasında"

Ama Reset! adına şeyedildi o ayrı.



Eskişehir’de bir şeyler oluyor: Bambaşka şehirlerden çıkan ve bambaşka hikayeler anlatan -an itibariyle- sekiz genç, Eskişehir’de buluşuyor ve çarpışıyor. Bu çarpışmadan grenli-ödemli sesler, geçmişten melodiler ve uğuldayıp duran kelimeler saçılıyor. Bir artı bir evlerde gepgeniş ve kalabalık hayatlar yaşayan “Music for Non-Musicians” üyeleriyle, yerinde ve mevsiminde bir mülakat yaptık; firelerimiz topluluğa yeni eklemlendiklerinden dolayı orada bulunmayan Ados Mekanize ile İbrahim 'Aga' oldu. Altıkırkbeş’in anlayışına teşekkür ederken, girizgâhı kısa tutuyor, sizi Ağaçkakan, Sirayet, Cengâver, Armonycoma, Ethnique Punch ve Çağrı ile yaptığımız bu uzun sohbetle baş başa bırakıyoruz.



Öncelikle biraz sizi tanıyalım tek tek…

Ağaçkakan: Ben Burkay. Eskişehir’e 1.5 sene önce taşındım, 6 ay önce Şükrü ile tanıştık. Ondan sonra Cenk’le bir araya geldik, ardından Mustafa ve Ali ile tanıştık, Çağrı’yla zaten eskiden arkadaştık. Benim pek bahsedeceğim bir şey yok çünkü topluluğun oluşumuna dâhil değildim önceden, sonra dahil oldum. Onun için ben topu sol tarafa doğru atayım…

Sirayet: Ben Şükrü, Eskişehir’e taşınalı 4 ay kadar oldu. Dediği gibi 6 ay önce tanıştık. Bu oluşumdan önce The Robots vardı, biz ona bir yıl kadar önce başladık, daha sonra Burkay ile tanışıldı. Böylece bizim müzikal görüşümüzde de ciddi değişimler oldu ve The Robots değişim geçirerek “Music for Non-Musicians”a dönüştü. Biz de onu dillendirmeye başladık.

Armonycoma: The Robots’tan bahsedecek olursak, The Robots kaba tarifiyle deneysel hip-hop camiasında Sirayet’in bizi topladığı yerdi. Cenk, Şükrü, ben ve Ali bir araya geldik. İsimlerimizde de değişimler oldu. Daha önce bir şeyler yapıyorduk ama kendi içimizde kalıyordu. The Robots adına yaptığımız bir “Kısa Devre Bootleg” vardı daha önce yaptığımız beat’leri topladığımız ortak bir albüm olarak. Sonrasında Burkay’ın da topluluğa dâhil olmasıyla, bir şeyler yapmamız gerektiğini hissettik…

Cengâver: Ben Cengâver, a’nın üstünde TDK’ya inat şapka var. Kendi çapımda müzik yapmaya başladım. Bu arada Sirayet olarak bildiğim Şükrü’nün birkaç underground albümde yaptıklarını dinledim. Türkiye’de birkaç kalıp var, bunun peşinden gidiliyor. Beat olsun, altyapı olsun, bana farklı geldi yaptıkları, bu adamı bulmalıyım dedim. O da beni geri çevirmedi. O sırada İstanbul’da yaşıyordu, ben de gidip İstanbul’da buldum onu. Konuştuk, benim için can ciğer bir adam çıktı. Müzikten önce arkadaş olduk onunla. Sonra bana telefon etti, aklında bir proje olduğunu söyledi. Eskişehir’de Armonycoma diye bir çocuk var, onu bul diyerek görevlendirdi beni. Ben de Mustafa’ya mesaj attım, buluşalım dedim. O şekilde buluştuk. Birbirimizi insan olarak tanımadan önce müziklerden tanıyorduk. Yaptığı parçalardan nasıl biri olduğunu çıkarmaya çalıştım. Buldum, bahsettim, o da can ciğer çıktı. Ben biraz kader diyorum buna. Sirayet’le burada toplanıp sürekli konuşmaya başladık ne yapacağımıza dair.

Sirayet: Önce sürekli konuştuk zaten. Hep planlar yaptık, ne yapmamız gerektiğini düşündük.

Cengâver: Olay geliştikçe The Robots dedik. Neden İngilizce diye sorulacak olursa, enstrümantal müzik yapıyorduk ve bu müzikte evrensel dil anlayışını aldık. Yoksa Türkçe’si bulunurdu. Sonra Burkay dâhil oldu, Sirayet’le Burkay’ın işleri başladı. Sonra toplandık, kafa kafaya verdik. O şekilde her şey başladı, devam ediyor. Olayın Eskişehir kolunu toplama görevini ben üstlendim.

Ethnique Punch: Ben devam edeyim. Ben ortaokul sonlarında rap, hiphop yapmaya başlamıştım. Başta hiphop’ı kültürel olarak tam anlamıyordum tabi; hoşuma gidiyordu, adamlar konuşuyordu küfrediyordu, güzel. Sonra yavaş yavaş anlayış gelişti oturdu, Amerika’daki underground örnekleri gördüm, East Cost-West Cost falan. Sonra söz yazmaya, beat yapmaya başladım. Kendi kendime çalışıyordum, kayıt yapıyordum movie maker’da, rezalet işler. Zamanla öğrendik tabi bir şeyler, beat yapmayı öğrendim. Ama çok uğraşamıyordum. Sonra garip garip ortamlarda Cenk’le tanıştık. Onun da hayaliymiş beat yapmak, gösterdim bir şeyler. Bizim Umut diye bir arkadaş vardı, benim eskiden beat’lerimi yapıyordu, o da gösterdi. Cenk sonra aldı gitti, saatlerce başından kalkmıyordu. Beraber çalışmaya başladık. Sonra Şükrü’yle tanıştık. Benim eskiden adım Forsa’ydı, neden öyleydi bilmiyorum. Ama onun da olması lazımmış, mis gibi, şimdi iki ismim var, hem Ethnique Punch, hem de Ali Eksen var. Ali Eksen ben doğmadan bir evliya tarafından verilmiş olan ismim. Garip bir hikâyesi var onun da.


Cengâver: Hepimizin garip bir hikâyesi var aslında. Mesela benim adım Cengâver, o da benim tam ismim, kısaca Cenk, dedemin üç kere kulağıma fısıldadığı isim. Büyüdükçe anlıyorsun aslında, ne gerek var, bize zamanında bir şeyler söylenmiş.

Ethnique Punch: Tabi canım. Ali Eksen mesela, Ali İhsan’ın köy ağzı, köyde yaşlı adamlar Ali Eksen derlerdi Ali İhsan yerine. Ethnique Punch da şeyden geliyor, ben küçükken köyde babamın plaklarını dinlerdim, etnik müziğe merak saldım. Onla hiphop’ı harmanlamayı düşündüm. Birinin agresifliği ve isyanı ile diğerinin samimiyeti olsun, saçma sapan bir şey çıksın ortaya, ben de ışığın altında durayım istedim.

Brandon: Belki bunu söylememden rahatsız olabilirsin ama ben senin yaptıklarını Mos Def’in işlerine benzettim, özellikle de Ecstatic albümündekilere…

Ethnique Punch: Sen Mos Def dediysen Allah diyorum, acayip onore oldum, çok sağol. Çok severim Mos Def’i.

Brandon: Peki Ethnique Punch adını almanda, oraya dönmende sadece oradan çıkan harmanın ruhu mu var, yoksa kaynağa dönüp oraya cevap verme isteği mi söz konusu?

Ethnique Punch:
Dediğim gibi, olgunlaşma süreci. Bu insanların canlı performanslarını gördüğünde bambaşka şekillerde de müzik olabiliyormuş diyorsun. Üniversiteye girdim şu oldu bu oldu, değişiyor algılama biçimin.

Brandon: Daha ziyade politik bir duruma dairdi sorum…

Ethnique Punch:
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki politikadan çok anlayan biri değilim.

Brandon: Güncel politika değil de, genel olarak dünyayla olan ilişkin ve mesafen olarak politika…

Ethnique Punch: Tabi canım, dünya görüşüm çok değişti, eskisiyle alakası yok.

Cengâver: Biraz onun için köke inip hepimizin müzikle tanışmasına bakmak lazım.

Ağaçkakan: Evet, hepimizin çıkış noktası çok farklı.

Cengâver: Mesela benim ismimi koyan dedem, adı Deli Bayram, zamanında lokantalarda çalışıp aşçılık yapmış biri. Teknoloji gelişmeye başladıkça elektroniğe merak salan bir adam. Ben küçüklüğümden beri, hatırlarım, dedem kasetler olur, teypler olur, gramofonlar plaklar, Müslüm Gürses’ler Ferdi Tayfur’lar onları toplayan bir adamdı. O zamanlar walkman vardı tabi. Eskişehir’de Yunus Emre çarşısı vardır, eskiden orda halk pazarı kurulurdu, seyyar bir şekilde. Bir tarafı elektronik pazarıydı garip bir şekilde, her şeyi bulabilirdiniz orada. Ben de küçükken dedemin yanına giderdim, dedem bana tezgâh açardı. Walkman’leri sökerdim, kasetleri filan dinlerdim. Benim müzikle tanışmam biraz öyle oldu. Kaçak kasetlerin arasından türlü türlü kasetler çıkmaya başladı. O zaman anlamıyorsun tabi, Türkiye’de öyle bir müzik yok. Onları dinleyince ne olduğunu anlamıyorsun ama hafif bir şekilde kafa sallanmaya başlanıyor, o müzik sana bir tat vermeye başlıyor. O şekilde gelişti. Televizyonlarda radyolarda Cartel filan çalardı, onları kasetlere çekerdik, araya Britney Spears falan da kaçardı. Öyle ayıkladık yani. Şimdi Türkiye’de belli başlı adamlara saygı göstermek lazım, bunu pek çok kişi yapmıyor aslında. Benim için Fuat Ergin üstat yerindedir. Nedenini sorarsanız, Cartel’in albüm çıkardığı sene 95’tir. Gurbetçi olduklarından belli bir şiveleri vardır, Türkçe’yi iyi konuşamazlar filan. Ama onlar ellerinden geleni yaptılar, 95’te yapılan o beat’ler, altyapı hala yapılamadı. Ben Fuat’ın çantasıyla, kendi bastığı CD’leri sokaklarda sattığını hatırlarım. Albümün adı Hassicktir?. Fuat RZA’nın According To World albümünde Bektaş’la beraber gelebilmiş bir insandır. Değişti ama Fuat’ın yeri hala ayrıdır.


Ethnique Punch: Ben de ilk onu dinlemiştim Almanya’dan gelen bozuk bir kasette.

Sirayet: Ben de başlangıç noktasını anlatayım… Benim de beş - beş buçuk yıl önce başladı, Silahsız Kuvvet, Ceza falan. İlk dinlediğinde gaza geliyor insan tabi. Yapmaya başladım, çok sıradan gidiyordu her şey, beceremiyordum. Daha sonra Gına’dan Kayra ile tanıştım, Karabük’ten hemşerimdi zaten. Jedi Mind Tricks albümleri verdi bana, daha sonra Wu-Tang albümleri. Philadelphia sound’u denen bir şey vardır hiphop’ta, onunla başladım ve uzun süre de onu yaptım, benim bu sound’a kayışım iki yıl olmamıştır. Sonra her şey gelişirken bir Blockhead albümü dinlendi. Sonra anticon falan derken bu masaya kadar geldi iş. Tabi bu yolda giderken Cenk’le tanışmamın önemi büyüktü. Çünkü farklı bir şey yapmaya çalışıyorsanız kendi başınıza olmuyor, yanınıza birkaç kişi olması gerekiyor size cesaret vermesi için. Tek başınıza olduğunuzda yadırganıyorsunuz, hakaret bile görüyorsunuz. Ali’yle, Mustafa’yla, Burkay’la tanıştık derken şu anda başlangıç noktasından çok farklı bir yerdeyiz. Müzik açısından bir devrimin başındayız, daha doğrusu ya biteceğiz, ya başlayacağız.

Cengâver: Taşla sopayla geliyoruz.

Ethnique Punch: Hatta taş var köpek yok.

Brandon: Ama senin yaptığın işler sound olarak çok oturmuş; iki seneden sonra artık çok sağlam adımlarla ilerliyorsun.

Sirayet:
Artık ne yapmaya çalıştığımı biliyorum. İlk yaptığım albüm Zincirini Kopartan Köpek’ti, solo albümümdü, enstrümantal. Düşünün ki o albüme “Sirayet’in vokalleri duyulmuyor” diye yorum geldi.

Cengâver: İnsanlar dinleyici olmayı bilmiyorlar. En azından hiphop’ta böyle. Bir şeye çamur atmak için önce dinlemek gerekiyor. Bu işler kolay değil. Biz bir şey yaparken, ne düşünerek yapıyoruz, ne için yapıyoruz, ne hissettirmek için yapıyoruz. Ben birilerinin hayal gücünü harekete geçirebiliyorsam ne mutlu.

Ağaçkakan:
Örnek vermek gerekirse… Ben hep göremeyen insanlara imrenmişimdir. Biz bir şeyi görüp bir değer veriyoruz, o insanlar dokunarak kafalarında oluşturmaya çalışıyorlar. Aynı şeyi müziğe yoracak olursak, müzisyenin yaptığı şeyi aslında kimse bilemez, hangi amaçla yapıyor, kafasında ne oluşuyor o müziği kendi yaparken dinlediğinde. Ama insanlar inatla “ben o insanın kafasına girdim, anladım ve kötü bir kafa” diyor. Bunu aşabilir miyiz, bence bu ülkede aşamayız. Çünkü hiphop’tan gidersek ki genel olarak müzik konusunda umutsuzum, durum çok kötü.

Gönk: Şöyle bir şey de var, hiphop’ın şu an geldiği yer, arabeskin zamanında ötelendiği yer…

Cengâver: Çok doğru. Biz burada hepimiz, birbirimize dik bakmadık. Hepimiz farklı şeyler dinleyen insanlarız. Ama insanlara hiphop denince kafalarına tekil şeyler geliyor. Oysa hiphop bir kültür, bütün bir yaşam şekli. Ben zamanında tren boyadım, çok polisten kaçtım. Break dance yaptım kış ortasında. Biz bunlardan zevk alıyorduk.

Sirayet: Benim Burkay’la tanışmadan önce çalıştığım albüm tamamen rap ritimleri ve baslarına dayanan folk müzik sample’ları ve melodileri içeren bir albümdü. Tamamen Amerikan country’si içinden sample’lar. Hiphop’u zaten bir kültür olarak aldık ve bitti, şimdi müzik her yere gidebilir. Belirli sample’lar, ritm’ler, beat’lere takılmadık. “Her şey mümkündür” düşüncesiyle hareket ettik. Spontaneliği de seviyoruz, biri enstrümanının, bilgisayarın, drum machine’in başına geçtiğinde ilk etapta ne yapacağını, ne çalacağını bilmemeli. Bekleyip neler çıkacağını görmeli. Önce bir notaya basıp, sonra diğerine basıp ne olacağını beklemeli; arada arpej kaymış, nota kaymış çok önemli değil. Bize birisi gelip de siz hiphop yapıyorsunuz, böyle bir durumunuz var, deyince çok boş konuşmuş oluyor.

Brandon:
Armonycoma, senin myspace blog’unda Schopenhauer’dan bir alıntı vardı. O alıntıda sanki müziğe ve kültüre dair biraz elitist bir yaklaşım var. Şimdi Sirayet’in söyledikleriyle çelişen bir yanı yok mu bunun?

Armonycoma: O alıntı, insanın müzikten zevk alması için anlaması gerektiğine işaret ediyor aslında. Zamanında ben de ilk anticon dinlediğimde çok hoşuma gitmemişti. Ama anladıkça ve onu sindirdikçe daha farklı bir şey görüyorsun ve ne ifade ettiklerini hissediyorsun. Bir seviye olması gerekiyor.

Ethnique Punch: Okulda Kültürel Etkinlik diye bir ders var, dönem boyunca 14 tane operaya tiyatroya filan gidiyorsun. Ben birkaç tanesine gittim, dersi almıyordum. Zorunlu olarak alanlar da geliyor. Brass’lar, kemanlar, adamlar öttürüyorlar, zevkine doyamazsın. Ama orada adamın teki takmış kulaklığı fısır fısır, telefonundan Serdar Ortaç dinliyor, zorunlu olduğu için memnuniyetsiz. Ama keyfi için gelen de memnuniyetsiz oluyor, rahatsız oluyor. Onun için bir birikim ve bilinçli hareket lazım.

Brandon: Ama üretim ile tüketim arasında bir fark var tabi. Sen üretimde daha özgür olmak gerektiğini söylüyorsun ama tüketimde belli bir norm olması lazım diyorsun…

Ağaçkakan: Tüketecek insanın standartları az çok bizim kafamızda da belli aslında. Bir insanın müzik algısını az çok biliyorsanız, yaptığınız işin ona uyup uymadığını bilirsiniz. Biz hangi kesime hitap ettiğimizi çok iyi biliyoruz, ama bunu söyleme gereksinimini duymuyoruz, yoksa işin içindeki anlam kayar, samimiyeti biter. Buna dokunmamamız gerekiyor. Hiphop’tan ayrılıyoruz demiyoruz, ama güncel hiphop’tan kendimizi ayrı koyduğumuz nokta, samimiyet ve spontanelik…

Sirayet: Bu ülkede dinleyiciliğin zayıf olmasından kaynaklı olarak, şey var. Biz hiphop’u bizi eleştirenlerden daha çok seviyoruz, hatta daha çok biliyoruz, açık konuşalım.

Brandon: Eskişehir’de zaten o anlamda gruplaşmalar olduğunu anladık biz…

Cengâver: Şöyle düşünün. Ergen bir çocuk televizyonu, MTV’yi açtığında orada gördüğü şey arabalar ve ebony ablalar oluyor. Tamam, gençliğe hitap etmek istiyorlar, arz talep olayı var, ama bu nedir ya, Deli MC nedir?

Ağaçkakan:
Zaten işin samimiyetinin koptuğu nokta her zaman arz taleptir. Eğer toplum beğenecek diye bir iş yapıyorsanız, samimiyeti en başında kaybetmişsiniz demektir bence. Ornette Coleman’ın bir sözü var, “Bütün insanların beni beğenmesi yerine, kafama eseni bir insanın anlayarak dinlemesini yeğlerim” şeklinde. Biz de bunu benimsiyoruz, her şey mümkündür, her şey bu müziğe yedirilebilir, diyoruz. Biz bu kadar geniş diyoruz bu müziğe, insanlarsa siz bu müziği yapmıyorsunuz diyor.

Gönk: Bunu hiphop camiası mı yapıyor, dışındakiler mi?

Cengâver:
Hiphop camiasındakiler yapıyor. Aslında bizim bu camiayla da çok alakamız yok.

Sirayet: Ağaçkakan’la yaptığımız No Call “Recently” albümünde, hiphop kitlesinden yarı yarıya olumlu tepki aldık, dışarıdakilerdense hep iyi tepkiler geldi.

Cengâver:
Mesela albümün mixlerini Armonycoma ile iki günde yaptık ve ben albüme bir remix yaptım. The Man Who Sold The World, David Bowie’nin şarkısı ve The Killers’dan Uncle Joe parçalarını çok severim, sample’lamak istiyorum diyerek bu iki parçayı Ağaçkakan’a dinlettim, o da ikisini de beğendi. Sample’da bazı teknikler vardır; ben istedim ki melodiyi bozmayayım, cover gibi bu melodileri kullanayım, bir saygı duruşu göstereyim.

Armonycoma: Sample’da demokratik bir duruş vardır; kimse son sözü söylemez. Müzisyen onu almış ve daha farklı bir şekilde sunmuştur.

Cengâver:
Mesela Mos Def dediniz, Mos Def son albümünde Selda Bağcan’dan aldığı sample’la yaptığı şarkı ile Grammy’ye aday. Selda Bağcan televizyona çıktı, gözlerinin içi gülüyordu, “bu dolaylı yoldan bir türkünün Grammy’ye aday olmasıdır, bunun tadını çıkarın, anlamını bilin” dedi. Daha Türkiye’de bir sürü insanın haberinin olmadığı olaylar var, Selda Bağcan’dan Avustralyalı bir grup da sample aldı, belki kendisinin bile haberi yok. Türkiye’de insanlar kendi ellerindeki şeylere sahip çıkmıyorlar. Biz kafayı Cem Karaca’larla, Barış Manço’larla, Erkin Koray’larla Moğollar’la, Mavi Işıklar’la bozmuş adamlarız. Sample demek benim için, eski bir şeyleri alıp, o greni alıp, tozu kiri alıp bir şekilde silebilmektir. Ama bakıyorsun, adam gidip 2005 yılından üstünde zaten elektronik teknolojik bir uygulama olan şarkıyı alıp kullanıyor.

Sirayet: Türkiye’de hiphop çevresinde Hakan Taşıyan, Kibariye sample’ları geziyor ortada. Sample’ın özü digging’dir, eskiyi kazmaktır. Eski davulların yeniden yorumlanması var mesela, drum kit…

Cengâver:
Drum kit Türkiye’de çok az yapılan bir şey. Bunu kimler yapıyor, DJ Shadow, DJ Krush, The Gaslamp Killer, Gonja Sufi. Mesela Erkin Koray’ın parçasını almışlar, giriş aynı, ama bir şey diyebilir misin? Türkiye’de görünmezden gelinen, kolaya kaçılan şeyler var ve bence bu insanlar biraz düşünüp üzülmeliler; dedesine, babannesine, anneannesine sahip çıkmalılar.

Ağaçkakan:
Klasik müziğin sadece metronoma göre loop’lanmış şeklini bile dinledi bu insanlar. Ben bu dört arkadaşla tanışana kadar sampling’e midem bulanarak bakıyordum, çünkü benim o zamana dek dinlediklerim sadece 10 saniyelik kısmın kesilip loop’lanması üstüne yazılan drum-kick-snare’den ibaretti. Sonra Sirayet bana bir şeyler gösterince anladım; siz iyiymişsiniz, diğerleri sadece mahlûkatmış.

Armonycoma: Deformasyona uğrattığın sample senin artık notandır, nasıl kesip loop’layacağın sana kalmış.

Ethnique Punch: Jim Jarmusch’un güzel bir lafı var, “orjinallik hiçbir şey, çalıntı her şeydir” diye. Ruhuna hitap eden şeyi çal, o çaldığını saklama, değerini bil, onu yücelt, saygı duruşunda dur diyor. Burada Jean Luc Godard’ın da bir lafını kullanıyor, “önemli olan bir şeyi nerden aldığın değil nereye aldığındır”. Burada işte sampling muhabbeti ile bize dokunuyor.

Çağrı: Ben müzik yapan bir insan değilim, sadece dinleyiciyim. Ama küçüklüğümden beri çeşitli müzikal dönemlerden geçtiğimden geniş bir müzik kültürüm olduğuna inanıyorum. Burkay benim 10 senelik arkadaşım, şu güne dek yaptığı işlerde hep arkasındaydım, hatta gocunmadan yaptıklarında payım olduğunu söyleyebilirim. Eskişehir’e Burkay’la beraber geldik, eve çıktık, arkadaşlarla tanıştık işte. Hepsinin özelliği birbirinden farklı. Hepsi farklı farklı da olsa müzik yapabiliyor, ama hiçbiri pilav yapamıyor. İşte bu özellik de bende var. Grubun görsel kısmıyla da daha çok ilgileniyorum ben, kısa film olsun, videoklip olsun, fotoğrafçılık olsun. Amatör ruhlu bir şekilde fotoğrafla ilgileniyorum zaten ve bu çok eğlenceli bir şey. No Call “Recently” çıktı, ikinci albüm projeleri var, Çağrı bir fotoğraf çeksene diye soruyorlar, peki olur. Zaten fotoğraf çekmek biraz da “oldu oldu dur”. Pat diye çektiğinde mükemmel bir fotoğraf çıkabiliyor ortaya, ben de işin bu kısmındayım. Bir çok ortama girip çıktım, bu ortamlarda benim gibilere ayakçı deniyor. Ben ayakçı olduğumu burada söyleyebilirim, bunların hepsi müzik yapıyor, ben tamamen gaz, tamamen gaz, öyle yapın böyle yapın…

Brandon: Belki de sen biraz menajer pozisyonundasın.

Çağrı: Bunlar öyle diyorlar zaten ama ben menajerliğin anlamını bilmiyorum.

Burkay:
Biz Rutin albümünü yaptığımızda parçaları bitirdik ama isim hiç düşünmemiştik, isim olayına hiç kilitlenmeden devam etmiştik çünkü. Çağrı dinledi, sonra parça isimlerini hangi parçaya olacağıyla beraber bize söyledi. Biz de hiç üstünde oynamadan yayınladık. Biz bir parçadan esinlenmiştik albüme başlarken, ama parçadaki adamın kişiliğinin oturmasını Çağrı sağladı mesela, özellikleri bu olsun dedi. Şimdi Çağrı’nın yardımını alamayacağımız bir üçüncü albüm projemiz var; şu an No Call “For This History”ye hazırlanıyoruz, bir de No Call “Recently”nin reverse albümünü yapacağız. Aynı adamın şikayetçi olduğu kadının ağzından albümü yapacağız. Kadın ne düşünüyor…

Brandon: Kadını sen seslendireceksin?

Çağrı:
Sen seslendireceksin, yalnız bunu hiphoplife’ta yayınlarsak “Sen lezbiyen misin?” tarzında bir yorum gelecek sana….

Burkay: Onu düşünüyoruz işte, elimizden geldiğince yenilikçi ilerlemeye çalışıyoruz. Bunlar oyun oynarken, kafamız güzelken filan aklımıza gelen fikirler ama biz her zaman bunu müziğin içine yediriyoruz. Biz hiç şunu yapmadık, “beyler müzik yapıyoruz yarın şu saatte toplanın”…

Sirayet: Bir de bizim şöyle bir durumumuz var; benim iki hafta boyunca hiçbir şey yapamayıp, sonra iki ay boyunca gömüldüğüm zamanlar olur. Tamamen ilhama bağlıyız. No Call “For This History” albümü şu ana kadar bitmiş olmalıydı hemen hemen. Ama Burkay “Ben yazamıyorum” dedi. O bitti hemen solo albümü olan Gravöl’e başladık. O da şimdi çok iyi gidiyor, bir yandan Cenk’le ortak albümleri başladı. Yani böyle başlıyor gidiyor. Cenk’le albüme başladıklarında Cenk’in haberi yoktu.

Brandon:
Madem albümlere geçtik, biraz da onlarla ilgili olan sorularımızı soralım. No Call “Recently” sizin sitenizde yazdığınıza göre, ve dinleyicide de aynı hissi uyandırdığı üzere, “ordinary man” teması etrafında şekilleniyor. Edebiyatta da çeşitli karşılıkları olan bir albüm. No Call “For This History” çok ciddi bir başlık. Bu albümden biraz bahseder misiniz?

Sirayet: Altyapıları Cenk’le ben yapıyoruz. No Call “Recently” albümüyle sıfır alaka, sound olarak, altyapı olarak, davullar olsun sample’lar olsun… Tamamen tarihten sesler veren sample’lar. Yine aynı şekilde davullarla, savaş seslerini getiren trampet sesleriyle…

Ağaçkakan: No Call “For This History” zaten No Call “Recently”nin bitmesine yakın geliyor… Herkes buna siyasi bir albüm olarak bakabilir, ama biz öyle bakmıyoruz. Biz anti toplum insanlarız. Her şeyin anti’sine bakıyoruz, kökenleştirilen her şeyin. Tarihte genel olan olguları kendi bakış açımızla söyleyeceğiz. Bir bütün olarak görüş belirtmeden. No Call “For This History” albümünde, atıyorum, Mayaların kaybolması bizim için ne ifade ediyorsa, onu söyleyeceğiz. Bu bir şekilde komplo teorisi de olabilir. Her şey olabilir. Lisedeki tarih kitapları bile yazarının bir yorumudur. No Call “For This History”de farklı bir tarih kitabı olacak. Söylemler sertten ziyade, rencide edici olabilecek. Ama sonuçta bu bizim görüşümüzü törpülemeyecek.

Sirayet: Kesinlikle sert olmayacak. Sert değil.

Brandon: Sert olmak zaten tarafları ayırmaya dair, taraf toplamaya dair bir şey. Bunu yapmak istemediğiniz çok açık…

Ağaçkakan: Herkese küfretmek için tarafsız olmanız gerekir. Ben şuraya aidim deyip, kendi olduğunuz yere sövemezsiniz, taş atamazsınız. Biz ait olduğumuz yerden sıyrılıp, varsa, sağıydı soluydu, osuydu busuydu, diniydi imanıydı kitabıydı, biz bunların hepsini kendi eleğimizden geçirdik. Kimin ne düşündüğü aslında önemli değil. Biz bu albümü üç kişi yapıyoruz ve bu üç kişinin ne düşündüğü önemli. Müzik de böyle bir şey.

Sirayet: “For This History” için kalemin kağıdın, bilgisayarın başına oturduğumuz zaman düşündüğümüz şey, bizi bir tarafa çeken her şeyden sıyrılıp, tamamen tarihe objektif birer bakış atarak, elimizden geldiğince eleştirel, ama asla suçlayıcı değil, eleştirel yönümüzle yazmak oldu.

Brandon: Tarih denen şey size de değiyor ve buna reaksiyon göstermek zorundasınız tabi ki. Hepinizin müziğinde geçmişe dair, tarihe dair yorumlamalar var. Armonycoma’nın albümüne gelelim, “Ödemli Ayak Sesleri”ne. Orada da, yine blog’undaki bir açıklamaya göre, “Koşmanın ödemli ayak seslerini duymaya çalışıyorum, sürekli yere düşen adamın sesini duymaya çalışıyorum” derken aslında anlatmaya çalıştığın neydi, biraz bahseder misin?

Armonycoma:
Şöyle başladı. Ben albüme yazın başlamıştım. Bir isim gerekiyordu, ilk albümümdü. Belli zorluklar içinde bu müziği yapıyoruz, istediğim ekipmanlar şu anda elimde yok. Çıkan şeyler de bende olan şeyler. Ödemli. Aslında biraz davullardan geliyor, davulların kirli seslerinden dolayı. Zorluklarla koşan bir adamın sonunda çıkardığı bir albüm. Tamamen kişisel yani. Ondan sonra sergiye dönüşmesi bambaşka şekilde oldu. Ben kapakları yapması için okuldan bir arkadaşımla konuştum, İbrahim, ona gönderdim. O da şarkıları tek tek çok beğenmiş, ben bunların hepsine çizim yapmak istiyorum, dedi. Direkt isimlerden yola çıkarak bana görseller sundu. Okulda sergi yapalım, sunalım, dedi. Müzikler çalarken projektörle gösteririz, falan. Güzel dedim, yapmamız lazım. Daha sonra onu yaptık, aslında tepkiler o kadar iyi değildi, insanlar biraz farklı yaklaştı. Klibi izlemişsinizdir, kantinde yayınlamamızın da bir dezavantajı vardı. Dinlemeyip kaçanlar oldu, ama olumlu tepkiler de aldım. İbrahim’in Ödemli Ayak Sesleri’nden algıladığı ise şeydi… Sakatlanarak ödem toplayan birini değil de, tembellikten ödem toplayan insanları eleştirdim, diyor. Burada da parçalardaki yoruma açıklık ortaya çıkıyor biraz da. Ben bir şey düşünüp o anın getirdiği etkileşimlerle bir şey ortaya çıkarıyorum ve karşıda bunu alan da kendi süzgecinden geçirip bambaşka bir şey algılayabiliyor. Mesela, albümün arka kapağında uçurumdan yürüyen ve daha sonra dikey yüzeyde yürüyen biri vardı. Bir arkadaş yorum yapmış, ben bu albüme nasıl yaklaşacağımı bilemedim, oradaki uçurum kitleyle senin arandaki uçurum mu, diyor. Öyle bir algılamaya gitmiş, aslında baktığında onun da yaklaşımı kendine göre doğru.


Brandon: Feat’te David Lynch’ten yaptığın alıntı…

Armonycoma: O skit’i daha önce bir beat’te kullanmıştım ben, istediğim gibi olmamıştı. Orada şey diyor, “bando yok, hiçbir şey yok, ama bir ses duyuyoruz, bu bir illüzyon”. Bizim de kullandığımız canlı enstrüman değil sonuçta, programın başına geçip, orada elektronik seslerle ya da sample’la davulları parçalayıp bir şeyler oluşturuyoruz.

Brandon: O skit’te burjuvazi toplumunun her şeyi kopyalayıp almasına dair de bir şey var, buna yönelik bir eleştiriniz de var mıydı? Devam eden bir “uzak dur insanoğlu” tekrarı…

Armonycoma: O biraz Burkay’ın yorumu…

Ağaçkakan: Ben ilk başta…

Çağrı: Beş dakikalık olmasını yadırgadı.

Ağaçkakan:
Beş dakika kırk saniye gelince çok korktum.

Armonycoma:
Ben parçalarını dinlemiştim ve farklı bir MC onu okuyamazdı bence. Bunu yapabileceğini bildiğim için istediğim kadar uzattım. İstediğim şekilde davrandım, onun da istediği şekilde davranacağını bildiğim için.

Ağaçkakan: Ben öncelikle ondan, tam olarak duyamadığım için, skit’in Türkçe’sini istedim, ondan yola çıktım açıkçası. Ben yaptığımız müzikte bunu görüyorum, bir uzaklık, aslında sessizlikten yaratılmış bir ses olduğuna inanıyorum. Uzak dur insanoğlu derken, buna ister burjuvazi ister toplum deyin, ortak görüşün bu müzikten sadece uzak durmasını istiyoruz biz. Çünkü çoğullaşan şeyin dejenere olduğu aşikar. Ben de bunu söylemeye çalıştım. Mesela Tarkovsky geçiyor parçada, o sadece Mustafa’ya yaptığım bir iltifattı, Tarkovsky’yi babasından çok sever çünkü.

Brandon: Beckett’e yaptığın referans?

Ağaçkakan:
Beckett’i ben çok severim. Romandan çok şiirlerini hatta. Parçayı ilk aldığımda çok öznel şeylerden bahsedebiliriz dedim, burada tamamen karga olsun, geçen objeler olsun, Beckett olsun, Tarkovsky olsun bunlar hep bizle alakalı şeyler. Yani bizle özdeşleştirdiğim şeylerdi.

Brandon: O özdeşleştirmenin bağlantı noktası neresi?

Ağaçkakan: Karga mesela, bir hayvan özdeşleştirmesi yapılacaksa bu kargadır. Sadece benim aklıma gelen bu.

Çağrı: Karga meselesi en uzun yaşayan kuş olmasından mı?

Ağaçkakan: Yok yok. Ağaçkakan’a da Yunan mitolojisinde geleceği gören falan diyenler oldu, ama sebebi o değil.

Armonycoma:
Karganın da kuşlar içinde bir karşı duruşu vardır ama.

Ağaçkakan:
Zet’i biliyor musunuz? O da hiphop’la uğraşıyor. Underground çevresinden ben ilk Zet’le tanıştım. Çünkü ben Samsun’da bir çevrede müzik yapıyordum ve bende paylaşımcılık huyu yoktu. Bundan önce yaptığım iki üç albüm daha var, ben hiçbirini internete vermedim. Çünkü insan kendini eğitmeyi bilir, benim de kendimi eğitme tarzım buydu. Ben sadece kendimi pişirmek istedim, ancak winamp’ı açıp kendimi dinleyebildiğim zaman insanlara ulaştım. Sonra Zet ulaştı bana, onun albümüne bir düet yaptık. Bu düeti yapmasaydım eminim ki biz burada hiçbir arkadaşla tanışmayacaktık.

Armonycoma:
İlk o albümü dinlemiştim ben de, dikkat çekme oldu. Tanışma ve kaynaşma olayı çok hızlı gerçekleşti.

Brandon: Bu şekilde bir araya gelmeniz aslında çok daha önemli, sırf eski tanışıklıklardan dolayı değil, bizzat müzikten ve dünya görüşünden dolayı bir arada olmanız.

Çağrı: İlk bir araya geldiğimizde sohbet muhabbet başladı ama sadece müzik üzerine de değil. Cenk mesela, güncel ve kültürel anlamda bize en fazla şey katabilen insandır. Bizim ortak yönümüz hiç fazla değildir aslında, herkes bambaşka şeyler yapar, ben burada ne arıyorum bilmiyorum bile. Ortak noktamız yokken bu derece beraberiz, bir de ortak noktamız olduğunu düşünsek çıldırırız herhalde.

Ağaçkakan: Burada zaten tek tek soracak olursanız, müzik yaparken nelerden etkilendiniz diye, eminim herkesten farklı farklı cevaplar alırsınız.

Brandon:
Aslında onu soracaktım, dinlediğiniz müzikler dışında nelerden etkileniyorsunuz, sinema olsun, edebiyat olsun, ya da diğer disiplinlerden?

Çağrı:
Aslında hepsini saydınız. Bir muhabbet açıldığında, felsefe veya psikolojiyle alakalı olarak, şuradaki insanların hepsi katılır, sinema olur, yine herkes, edebiyat olur, ben hariç, benim kitaplarla aram yok, yine herkes bir şeyler katar.

Brandon:
No Call “Recently” kütüphanesi diye bir şey gördüm, o nedir tam olarak?

Sirayet:
Genelde temel başlık olarak gidersek, Beckett da var, K. İskender de var, Bukowski de var, Hakan Günday da, Cioran da var, Ah Muhsin Ünlü de var. Özellikle bizim Burkay’la huyumuz var, bir kitabı elimize alıp okuyoruz, zaten beğenmezsek rafa geri koymuyoruz, yakıyoruz.

Ağaçkakan: “Olasılıksız” mesela, yaktığımız kitaplardan biridir, “Zaradam”.

Çağrı: Onları yakarken en çok üzüldüğüm, benim Arko traş kolonyamı dökmeniz oldu…

Brandon: Cengâver, sana özel bir sorum var, not etmişim, atlamak istemiyorum. Action adında bir parçan var, orada “duyan ama konuşamayanlar” şeklinde bir skit geçiyor. Onlar kim?

Cengâver:
Onu kesinlikle bir tarafa dokundurmak için koydum. “Bu adamlar duyacak ama konuşamayacaklar”… İnsanlar çok acımasızlar, katı görüşleri var. Yeni gençlikten korkuyorum. Özet çıkarırsak, X Generation var, hatta XXX Generation oldu. Gerçekten, o kadar boş iş peşinde koşan insan var ki. Gerçeği aramak çok başka bir şey. Bunu müzikle yaparsın, edebiyatla yaparsın, atıyorum, alırsın çantanı giyersin dağa çıkarsın, oraya gidersin şuraya gidersin, ben bir şeyler arıyorum dersin. Parçanın başındaki skit, Cüneyt Arkın’ın bir filminden, çok sevdiğim bir filminden, zombi ninjalar falan… Yeşilçam’a bayılırım ben… Çok sevdiğim bir filmdi ve o sözle birilerine bir şeyler batırabileceğimi düşündüm. Benim elimde mesela şu anda verebileceği bir albüm var ama korkuyorum biraz. Üç aydır hazır bekliyor. O şarkıda mesela Bob James’in Three albümü var oradan sample’ladım, çok kısa üç saniyelik bir yer, bpm’ini düşürerek yaptım. Sonunda kullandığım skit de ayrı mesela, “dünyanın en iyi doktorları en iyi cerrahları” diye gidiyor ya, biraz anlamalarını istedim. Sample denilen olay veya müzik denilen olay o kadar kolay bir şey değil aslında. Çok mekanik bakıyorlar oysa bunun ayrı manevi bir yanı da var.

Sirayet:
Mesela bize gelen tepkilerden biri, siz doğal ses kullanmıyorsunuz şeklindeydi. Doğal ses nedir? Enstrüman çalmıyoruz diye doğal değilmiş, yapaymış.

Cengâver: Buna referans isimler de verebilirim, belli başlı kitaplar da var da... Dijital müzik, akustik müzik, bunun arasındaki farklar… İnsanlar diyor ki gitaristin dokunduğu tel ile birinin bilgisayarda bastığı tuş arasında ne gibi bir alaka olabilir. Şöyle bir alaka olabilir, biz yaptığımız müzikte bir gitarist nasıl çıkıp basacağı perdeleri bilebiliyorsa, içinden geldiği gibi çalabiliyorsa…. Tabi ki biz buna saygı duyuyoruz, herkes canlı çalsın. Ama dijital müzik denen olayda çok farklı şeyler var.

Armonycoma: İnsanlar kemanı icat etti, bu sesin doğal olduğuna kendilerini inandırdılar. Sonra synth’leri, klavyeleri icat ettiler, bunlara elektronik dediler. Bu ayrım neden?

Brandon:
Şu tartışılabilir belki, birkaç yüzyıl önce kompozitörler beste yaparken o bestenin nasıl bir ses bütünlüğü oluşturacağını, çıktısını o anda tam olarak duyamıyorlardı; yazıyorlardı, sonra bir orkestra toplanıp onu çalıyordu, öyle ortaya çıkıyordu. Şimdi sizin yazdığınız müziği anında dinleme, o anda müdahale etme şansınız var. Bunun müziği üretme sürecinde oluşturduğu farklar olmalı. Aslında konuşulması gereken bunlar. Sizin duyduğunuz sesle olan, anında gerçekleşen ilişkiniz nasıl ilerliyor merak ediyorum.

Cengâver:
Ben şöyle diyebilirim buna… Ben Elton’ın bir oyunu var, zamanında Haluk Bilginer’in içinde bulunduğu bir topluluğun oynadığı bir oyun, “Gasping”, “Derin Bir Soluk Al”. Seneler sonra Eskişehir Şehir Tiyatroları’nda, Berkay diye bir abimizin oynadığı bir oyun ve bana şöyle bir teklif geldi, “Cenk tiyatro müziklerini yapar mısın?” Ben dedim ki, daha önceden yapmadım, ama yapmak isterim, bana ne istediğinizi söyleyin. Kabaca, oyun gelecekte geçen bir oyun, insanlar havayı alıp satmaya başlıyorlar, yani biraz siyasi bir görüş de var. Biraz çizgiromanvari. Yaptım, beğenildi. Ben onun galasına gittiğimde, seyircinin arasına oturdum. Tamamen elektronik, kendi yazdığım notalarla, sample’lama olmayan şarkılar çaldı oyunda. Çıkışında, eski bir TRT muhabiri, gayet yaşını başını almış bir hanımefendi, gelip bana, ben yaşımın müzik yapma konusunda geç kalmış olduğunu düşünürken, “Gerçekten gençsin ve güzel bir müzik yapmışsın, tebrik ederim” dedi. Kosmos diye kısa bir film var, onda oynayan bir abimiz var, Cenk dedi, bu işe devam et. Ben bunu duyduktan sonra, insanların bu müziği anlayabildiklerini ve sevebildiklerini farkettim.

Ağaçkakan:
Aslında her şeyin bir avantajı ve dezavantajı var. Dijital müzik diyelim, arkadaşlarım belki müziğe anında müdahale ediyor olabilirler, ama analogda akustikte anında müdahale edemesen de onun canlı performansı nispeten daha kolay. Dijital müziğin canlı performansı 20-30 kat daha zor.

Armonycoma: Dijitalde sesleri birebir, o anda dinliyorsun, hataların gelişimini değişimini görüyorsun, süreci bayağı hızlandırıyor.


Sirayet: Kendi gelişimin de daha hızlı oluyor. Şu an benim bitmiş, demoları hazır bir albümüm var. Bir haftası var bitmesi için. Ama ben daha şimdiden sıkıldım albümden. Bu anlamda da bir dezavantaj. Albüm bittikten sonra bir ay içinde Burkay’ın solo albümü için daha iyi altyapılar hazırladım. Bu gelişimi gördükçe kendinizden sıkılıyorsunuz, kendinizi daha iyi görüyorsunuz. Özellikle Ali’yle ilk tanıştığımız anda yaptığımız altyapılarla şu an yaptıklarımızı karşılaştırırsak arada dünyalar kadar fark var. Bunda anlık olarak kendimizi denetleyebilmemizin payı var.

Cengâver:
Nelerden etkileniyoruz mesela? Ben geçen sokağa çıktığımda, 40’lı yaşlarında çöpçülük yapan bir kadın gördüm, çok etkiledi beni. O kadının amacı, tutunma şekli çok farklı. Bana gerçek gelen o. Biz bunları görmeye çalışıyoruz, o tutunma şekillerini. Bunlar asla egosal olarak algılanmasın, ben zamanında çok köprüaltına indim, tenekede ateş yaktım. Orada aldığım zevki çok az şeyden, burada gördüğünüz insanlardan, arkadaşlıklardan alıyorum. Müziği yaparken de dert, kocaman bir teneke içinde yanan ateşi hissettirebilmek.

Sirayet: Biz farklılığı savunduğumuz için üzerimize yapıştırılan bir elit damgası var.

Çağrı:
O damga da benim yüzümden yapıştı. No Call “Recently” albümü ilk çıktı, parça isimleri ne olsun, adam dedik, gömlek, kahve dedik. Gömlek giyişi, kahve içmesi, kitap okuması elit geliyor insanlara. Çay deseydik köylü olacaktı herhalde.

Ağaçkakan:
Gömlek kahve diye bize elit diyorlar ama ben bir haftadır bu gömleği giyiyorum, bir haftadır aynı bardaktan kahve içiyorum, hadi bakalım.

Brandon: Yeri gelmişken sorayım o halde. Facebook’ta bir belgesel vardı “Eskişehir Rap” isimli, hatta Ethnique Punch da yer alıyordu… Oradaki çocuklar, Türkiye’de hiphop’la ilgilenen pek çok insanın yaptığı gibi, “biz sokağı yansıtıyoruz, biz sokağın ruhuyuz” söylemi içerisindeler, fakat esasında sokağa büyük bir ihanet var. Birbirlerine küfretmekten, giyim tarzlarını teşhir etmekten, kendi isimlerini sürekli zikretmekten başka bir eylemleri görünürde yok. Sizin sözlerinizde ise, bundan ziyade tam da gündelik yaşama dair şeyler var. Sizin gündelik yaşamla olan ilişkiniz, oradan aldığınız nüveler nedir?

Cengâver:
Eskişehir’de biraz daha uzun süredir bulunduğumuz için Ali ile ben daha fazla bahsedebilirim. Eskişehir, nüfus olarak öğrencilerin ağırlıkta olduğu bir şehir. Ben bahsettiğin belgeseli izlemeye tenezzül bile etmiyorum. Buradaki çoğu kişiyi tanıyorum ben, sokaktan bahsediyoruz diyerek yalan söylemesinler, hepsi her akşam arkadaşında kalmak için annesinden izin isteyen insanlar. Bunları kötülemiyorum, bunlar normal şeyler, ama bu işlerin biraz özentiliği var. Adamlar televizyonda gördükleri şeylere o kadar inanıyorlar ki. Hatta bir belgesel vardı, 15 dakikalık bir videosu vardı, “Gerçekler” diye. Bir adam talk show’da konuşuyor diyor ki, televizyon bir sirk, gerçek olan sizsiniz, televizyon değil. İnsanlar bu seviyeye geldi artık. Televizyonda izlediklerine o kadar kapılıyorlar ki, sokaktan bihaberler aslında. Ben dedim ya, köprü altına gidiyorum. Adamın başından öyle şeyler geçmiş ki ağlatıyor adamı. Sokak orada başlıyor.

Ağaçkakan:
Sokak kavgada başlamıyor aslında.

Sirayet:
Biz sokağı anlatan adamları da çok dinledik. Türkiye’de en büyük çelişki şu, insanlar “Hiphop Amerika’da zenciler tarafından yaratıldı, zenciler sokağı savunuyordu, biz de onların yolunda gidiyoruz” diyorlar. Ama kimse bir kere açıp da şarkı sözlerine bakmamış ki… Sadece şekillerine bakıyorlar

Ethnique Punch:
İslamiyet Arabistan’da doğdu, biz İslamiyet’i anlamadan Arapça dinleyerek, Türkçe’sini merak etmeden körü körüne inanalım, gibi bir şey.

Sirayet: Estetiğine şekline bakarak üstümüze alalım, üstümüze giyelim onu.

Cengâver: Evine mikrofon alıp, ses kartı alıp, mixer alıp müzik yapıyorum demek çok kolay. Az çok parası olan birinin yapabileceği bir şey bu. Ama evine davul alıp, gitar alıp müzisyen olmaya çalışmak zordur. Burada kolaya kaçmak devreye giriyor. Adam hissettiğini değil de kolayına geleni yapıyor.

Sirayet:
Bir seviyeye gel, insanlar beğenmeye başlasın ve orada kal. Neden, seviyorlar çünkü. Ama onun üstüne biraz daha çıkmaya çalışmak anlamsız geliyor. İnsanlar sevdikten sonra ben neden daha geliştirmeye çalışayım. Senin sevip ondan tatmin olman gerekli oysa. Ben iki yıl önce yaptıklarımdan tatmin olmazdım ki hala da olmuyorum.

Ağaçkakan:
Mesela ben hiphop portalına bir röportaj verdim, “Müzisyen egoyla çalışır” diye bir cümle kullandım, mahvettiler. Ego ne demek falan filan. Müzisyen egoyla çalışır, çok basit bir tanım aslında. Bir insanın yaptığı müziğin önce kendini tatmin etmesi lazım. Sen parçanı açtığında sağa sola bakıp kimse bakmıyorken kapatıyorsan, batmışsın zaten. Aslında müzik yapmıyorsun. Mesele önce kendini doyurup, sonra komşunu beslemek…

Sirayet:
Buradan da aslında “Music for Non-Musicians”ın felsefesi çıkıyor. İnsanların istediğini vermek yerine kendi müziğini yapmak. Elektronik müzik değil, trip-hop değil, downtempo değil, kendi müziğin. Burada vurulabilecek en büyük etiket kendi müziğindir.

Ağaçkakan:
“Biz müziğe inanmıyoruz” demiyoruz bu söylemde. Sadece hiphop’ta değil, her dalda kalıplaştırılmış bir müzik var ve “bunun adı müzikse, bizim yaptığımız şey antimüzik” diyoruz. Şu anki müziğe karşıdan gelen, köşeli ve taştan bir akıntı gibi bakabiliriz. Her müzisyen müziğe ilk başladığında bu akıntının karşısına çıkar. Sana köşeler çarpar, sen de köşeli olursun ve kendini o akıntıya dahil olmuş bulursun. Popüler kültür dediğimiz tam da bu. Bizim antimüzisyen dediğimiz kişi, akışkan olan insandır, Truva atı gibi o sistemi içten çökertme cesareti olan insandır.

Sirayet:
İlk yaptığım albümde, Zincirini Kopartan Köpek’te, albümün teması sistem karşıtlığıydı. İçerikte şu vardı ama biz de köpektik. Albümde Kayra bir şarkıda eşlik ediyordu, beni anladığı için o da destek oldu. Şarkı biterken, yani nakarattan önce “Köpek işte bizdik, hepimizdik” diye bitiyor. Biz de zaman zaman kapıldığımızı, geriye düştüğümüzü inkâr etmiyoruz. Ama geri gittiğimizde o mesafeyi ikiye katlayarak yeniden almayı da biliyoruz.

Cengâver: Bu sistem karşısında çaresiziz, bunu buradaki herkes biliyor, ama umudumuz var.

Çağrı:
Hepimizin, çevremizdeki insanlara göre daha olgun bir müzik kültürüne sahip olduğunu düşünüyorum. Ağaçkakan’ın Kanadalı grup O.K. Cobra ile bir düeti oldu.

Cengâver:
Ben hemen bir anekdot anlatayım burada. O.K. Cobra ile Ağaçkakan bir düet yaptı. O.K. Cobra’nın Child In A Rhyme diye bir parçası vardır; Child In A Rhyme, Child In A Time’dır, Deep Purple’ın parçası. Onun başındaki doğaçlama bir sample’dır. Onu da yapan Recordface’tir, O.K. Cobra grubunun ikinci elemanıdır ki biri altyapı yapar biri söyler. Şöyle bir şey oldu, bu adamla Ağaçkakan düet yapınca, adamlar Kanada’ya gelin dediler. Sanıyor ki Türkiye’den çıkıp oraya gitmek çok kolay, adam o konumda. Biz desek ki, Fritz tha Cat sen Türkiye’ye gel, misafirimiz ol, 1 artı 1 var; adam gelebilir. Biz o kadar rahat bir şekilde çıkamıyoruz, üzülün buna.

Çağrı: Dediği gibi, Ağaçkakan’ın O.K. Cobra ile düeti oldu, hiphoplife’ta yayınlandı, haftanın parçası seçildi, altına birkaç tane saçma sapan yorum geldi. Ama bir tanesini unutamadım; “Her Türk MC O.K. Cobra ile düet yapabilir” şeklinde. Ben bunu anlayamıyorum gerçekten, neden yapmadınız o halde? Bunun mantığı nedir?

Cengâver:
DDR grubu vardır, benim yakın bir arkadaşım, Bora Şimşek yer alıyor içinde. Onunla şu an konuştuğumuz bir proje var. Adamlar Fransa’ya, Almanya’ya konserlere gidiyorlar. DDR’ı Türkiye’de bilen kaç kişi var?

Ağaçkakan: O.K. Cobra ile benim düet yapmamın çıkışı, yaptıkları müziği çok sevmemdi. 2006’da çıkan ilk albümleri ile tanımıştım onları. Mesaj attım ve acayip olumlu cevap verdiler. Benden para talep etmeyin dedim, çünkü ben biri düet teklif etse kesinlikle para talep etmiyorum. Bu sadece kafa uyuşmasıyla alakalı bir şey, dinleyin, OK’seniz ben de OK’im. Dinlediler, yapalım dediler ve parça yapma süreci de çok hızlı gelişti. Şimdi insanlar O.K. Cobra ile düet yapmak çok kolay, herkes yapabilir, diyor. Yapabilir, ben burada seviyemi ölçmüyorum. Ama o “herkes” O.K. Cobra’yı bilmiyordu bile.

Cengâver:
Artık insanlar öyle bir seviyeye geldi ki, artık popüler kültürü eleştirmek bile popüler hale geldi. Biz yaptığımız müziğe isim koymaktan bile çekinir hale geldik, çok ağır laflar işitiyoruz çünkü. Umurumuzda mı, değil. Ama yazık yine de.

Ağaçkakan:
Siz o kadar zaman uğraşın, bir emek sarf edin ve bir forumda cevapla butonuna tıklayıp insanlar onu yerden yere vursun.

Cengâver:
Bedava müziğe laf atılmasının saçmalığının üstüne ben bir şey tanımıyorum ya. Abi bedava ya. Kusura bakma ama en büyük beleşçi sensin arkadaşım.

Çağrı:
Yapılan müziğe hiphop kültürü bilinmeden yorum geliyor, ben buna sinirleniyorum.

Sirayet:
Bak Madonna popüler kültürün içinde elektronik dans müziği yapan bir insan, Türkiye’de birine sorduğunda ise alacağın cevap sadece pop yapıyorum oluyor. Pop yapıyorsun da ne yapıyorsun?

Ağaçkakan:
Popüler dediğimiz şey zamanla sağa sola çekilebilen bir şey.

Ethnique Punch:
Yapımcı ne diyorsa o.

Ağaçkakan:
Fantezi müzik revaçta olduğunda, bir anda pop müzik olabilir fantezi müzik. Şu anki Indie gibi.

Cengâver:
SLC Punk diye bir film var, orada bir konuşmayı skit olarak kullanmayı düşünüyordum. Bir çocuk var, punk takılıyor filan. Kız diyor ki, senin bu giyinişin, saçını böyle yapman, bu da bir üniforma… Bir şekilde insanlar kalıp bulmanın peşindeler, kendimi kaybettim, bir şeylere bağlanmalıyım…

Çağrı:
Ama punk kültürü hip olsa da aslında harika bir kültür. Çıkışından bahsediyorum, gelişiminden bahsetmiyorum.

Gönk: Peki yakınlarda konser verecek misiniz, bir performans düşünüyor musunuz?

Ağaçkakan: Biz hiphop jam istemiyoruz açıkçası.

Cengâver: Ama şu anda hazırlanıyoruz. Canlı bir şekilde drum programming, klavyeler, şudur budur… Rutin’de yaptığımız altyapılarda gitar mı var, bir gitar çalan adam bizimle beraber gelir… Bir de akustik bir şekilde Burkay oturduğu yerden söyleyebilir, bu şekilde tattırmaya çalışacağız. Tamamen şu anda bunun hazırlığındayız, acelemiz yok.

Sirayet: Benim şu anda konuştuğum bir post rock grubuyla bağlantım var, katıldım sayılır, elektronik altyapılarını hazırlıyorum. Her zaman gelip gitar davul çalmaya hazırlar. Bir de Kara Güneş bağlantısı var, sokak grubu.

Ağaçkakan: Kara Güneş’le ilk konuştuktan sonra, yaptığımız işleri onların beğenmesi çok hoşumuza gitti bizim, sonra tanışmak istediklerini söylediler. Tanıştık, fikir babası olan Özgür’le tanıştım ben. Benim albümüme de birkaç beste yapacaklar. Yazın da sahiller boyunca onların bir konser dizisi olacak, Antalya, İzmir, Muğla, Rize gibi sahil kentlerinde. Biz hangi şehirde çıkacağımızı bilmiyoruz ama, haber gelince gideceğiz. Amacımız zaten hiphop jam’ler değil kesinlikle. Farklı bir konser organize etmeyi düşünüyoruz ama şu an mevcut sistemimizi elden çıkardık, yenisini toparlamayı bekliyoruz.

Brandon: Eskişehir’e bazılarınız sonradan geldiniz, yoğun olarak burada üretim yapmaya başladınız. Bu anlamda kendinizi buraya ait hissediyor musunuz? Şehir hayatı size nasıl etki ediyor?

Çağrı: Bizim Burkay’la bir karavan edinip ülke ülke gezme planımız vardı, Eskişehir de bir anlamda bunun başlangıç yeri oldu, bunun için çok özel bir yeri var. Fakat Eskişehir dışarıdan görüldüğü gibi, öğrenci memleketi, ucuz vesaire şeklinde tanımlanmamalı sadece. Yaşamadan anlayamazsınız.


Ağaçkakan: Ben ilk Samsun’da müzik yapmaya başladım, ama orası underground kültürün çok yanlış anlaşıldığı, iğrenç bir yerdi. Orada yaptığım hiçbir albümü yayınlamadım, kendime sakladım, sadece çok isteyen olursa dinlettim. Çok bencilce yapmıştım çünkü. Ama Eskişehir’e geldiğimde bir şeylerin değişeceğini biliyordum.

Sirayet:
Ben Karabüklüyüm, orada başladım. Benim başladığım zamanda orası çok güzel bir yerdi ki Gına ve Resepsiyon gibi iki güzide grup çıkarttı. Sonra İstanbul’a taşındım. Karabük’ten bakıldığında İstanbul çok büyülü geliyordu, ama gittiğimde hiç öyle değildi. O zamanlar herkese gidebilecek daha klasik beat’ler yazıyordum. Tanıştığım on insandan sekizi sırf beni beat maker olduğum için seviyordu, çıkar ilişkisi vardı. Arkadaş olanların çoğu düet yapmak için arkadaş, müziğe değil isme değer veriyorlardı açıkçası. İki yıl dayandım, sonra buraya kaçtım. Eskişehir, barındırdığı çok insan çeşidi açısından güzel.

Ağaçkakan: Aslında biz Eskişehir’de yaşamıyoruz, biz evde yaşıyoruz.

Sirayet:
Ama çıktığımız zaman çok rahatız.

Ağaçkakan: Burada bir araya gelmiş olmamızın yanında, şehirde çok ayrı bir hava var. Üniversite bitse de bir süre daha burada kalmayı düşünüyorum.

Armonycoma: Dört senedir Eskişehir’deyim ben de. Eskişehir tabi ki etkiliyor beni, ama bu insanlar olmasaydı ben kendi evimde çalışıyor olacaktım. Cenk’le benim ortak albüm projemiz vardı, o aralar tanışmıyorduk ama Ağaçkakan’ı düşünüyorduk. Kafaların uyuşması çok önemliydi gerçi, insanın tereddütleri oluyor.

Ağaçkakan:
Ben Eskişehir’e ilk geldiğimde Cenk bana mesaj atmış. Ben kendimi hiphop camiasından çok soyutlamaya çalışan biriyim, insanlarla tanışmamaya çalışıyorum, uzak durmaya çalışıyorum, seçici davranıyorum bu konuda. Cenk bana mesaj attı, ben umursamadım mesajı. Ama sonra böyle olduk.

Sirayet: Yaptığın parçayı bir albüm altında, isim altında yayınlamak dendiğinde insanlar korkuyor, ki korkulacak bir şey yok. Türkiye’de iyi müzisyenler var, bu tarzı benden iyi yapanlar da var. Ama “yapmasam da olur” rahatlığında bazıları, ben bunu diyemiyorum. Herhalde para kazanmadan yapmaya yanaşmıyorlar. Benim aslında en büyük isteğimdir, müziği para kazanmadan yapmak, işin içine parayı karıştırmamak.

Gönk: Yavaş yavaş toparlayalım öyleyse…

Armonycoma: Müziğin sadece önce kafada oluşturulup uygulanmasına inanmıyorum, kurgusal değil yani; biraz enstrümanın başına geçtiğinde etkileniyor, karar veriyor insan.

Ağaçkakan: Müzisyenler aslında hala çocuktur biraz, biz hala çocukluk tribinden kurtulamamış insanlarız, çünkü müzik bizim oyuncağımız bir nevi. “En çok oyuncaklarıyla ölenler kazanır” diye bir söz vardır, biz de buna inanıyoruz, ben bu müzikle ölmeyi düşünüyorum, umarım çok dandik bir şey olmaz.

Armonycoma: Duvara çentik atarsın ya, günler geçiyor, herkes kendini bir oyuncakla oyalıyor. Biz de duvara ses dalgaları işaretliyoruz.

Sirayet: Müzik dünyayı değiştirmek için elimizde olan şeylerden birisi. Dünyayı değiştirmek çok ciddiye alınmasın tabi, çok ufak şeyler bile dünyayı değiştirmektir. Yeter ki müzik yüzeysel kalmasın, insana etki edebilsin, onun beyninde bir şeyler yaratabilsin. Biz övülmeyi değil, insanların müziğimizden bir şeyler almalarını ve kendilerinin de eklemelerini istiyoruz.

Cengâver:
İnsanlar bulamasalar da gerçeğin peşinde koşmaya çalışsınlar.

Ethnique Punch: Biz burada birkaç genç insan toplanmışız. Fazla irdelemeyin, dinleyip hissediyorsanız eyvallah, hissetmiyorsanız buyrun gidin.

http://www.myspace.com/musicfornonmusicians
http://www.myspace.com/sirayet78
http://www.myspace.com/cengaverizm
http://www.myspace.com/arm10ycoma
http://www.myspace.com/ethniquepunch
http://www.myspace.com/agackakan
http://www.myspace.com/adoscombo
http://www.myspace.com/sizoagabey13
http://www.myspace.com/paydayque



Mülakat: Brandon & Gönk
Fotoğraf: Erman Örsan Yetiş

2 .:

  1. Lanetli Bakkal said...

    Yorum yazılmamasına tepki olara böyle bir hizmetden dolayı şükranlarımızı bildiriyoruz.  

  2. Radnor said...

    allah razı olsun :)

    gön  


 

2009-2016 Amme Hizmeti -sonikatak-