" denizin ortasında, mumyalar sofrasında"






















Download from bandcamp.com




Kötü müzik yazarlığının şanındandır, “şu gün şurada falanca şeyi yaparken falanca hissiyatla karşılanan yaşanmışlıkların farkındalığında falanca grup hayatıma girdi” stili ile yazmak. Bugün tam da bunu yapacağım, ama nafile olmayacak, hissediyorum. Ve yanıldınız, bunu bu adamların hayatımıza nasıl girdiğinin hikayatını sunarak yapmayacağım.

Ama her cümlesiyle fazlasıyla kişisel olacak.

Hiçbir zaman dinlediklerim, gördüklerim, kısacası alıcısı olduğum şeyler sebebiyle kendimi ayrıcalıklı ya da “diğer” insanlardan üstün bir konumda görmedim. Herhangi bir kültür veya bilgi öğesinin akışına girmek sadece bilinçli tercihlerden oluşmaz, tesadüfler çoğu zaman daha etkilidir, zaman zaman sınıfsal imkanlar da, ve bunları görebiliyordum. Notalara, renklere, kelimelere ya da bunları kapsayan-kapsamayan tüm dertlenmelere herkesin benim hissetmeye başladığım hassasiyeti hissetmek zorunda olmadığını biliyordum, çok da mesele değildi ya, yaşanıyordu. Ne var ki iki çift lafların önüne hep masalara sıkıntılı dayanan dirsekler kondu, bir şeylere vakfolmak (ki burada sadece kaba anlamıyla “sanat”ı değil, düşünsel ve üretimsel her şeyi kastediyorum), dahası içinde yaşanan dünyanın rezilliğine yılmaz bir şekilde can sıkmak her zaman alay konusu oldu bu ülkede, gelenekselliği ve değerleriyle bunca övünen topraklar, emekten utanılması gerektiğine inanan insanlar yetiştirdi, her nasıl oldu ise.

Emeğin bir yüzyıl öncesinin tükenmiş bir kavramı haline getirilmesi sadece ülkemize ait değil, hatta neoliberalizme karşılıklı (danışıklı) bir aşkla bağlı ülkemizin kendi üzerine giymeye çalıştığı bir amnezi (ya son günlerin “sermaye karşıtı” olma söylemine ne demeli? her diskurun her ağza alınışının yaralayıcılığına?). Bütünlüğü ile dünya boktan bir yer haline geldi ve bunu dillendirmek bile tuhaf gözleri üstünüze çekmeye yetiyor, ya da en hafif örneği ile “annenizi üzmeye başlıyor”. Az evvel muhalif tüm seslerin yutulduğunu mırıldanırken, bunu fazla ciddiye alan annem bir zaman bütün bunların sona ereceğine, dibe vurulup yeniden çıkılacağına dair umutlarını endişeli bakışları eşliğinde sundu. “Diyalektik yani, insanlık hep ileriye gitmiştir”. Dünyanın olabilecek en kötü imkanında yaşıyoruz, diyen Cioran’dı yanılmıyorsam. Annem kendi genç kızlığının hala umut vaat eden sözcükleriyle beni ikna ededursun, tam da o zamanın bir silindir gibi üstünden geçen darbesini, güç denen şeyin bütün çıkış yollarını nasıl da ustalıkla kapattığını unutmuş gibiydi. Ve hayır, dibe vurmak ve çıkmak gibi aşk acısı tabirleriyle insanlığın durumuna dair bir tespitte bulunamazsınız. Hiçbir “yeni” düzen, bir öncekinden daha iyi olmadı; bütün devrim maskeleri mutsuz ve gürbüz istençleriyle dünyayı insanlar için bir cehenneme çeviren bir avuç cani tarafından giyildi. Modernist niyet çaputları medeniyet rüzgarları tarafından çoktan lime lime edilsin, “her şey iyi olacak” diyip kendimi rahatlatmaya karşı çıkıyorum.

Ve bu rahatsızlıktayken beni her şey haklı çıkarıyor. Yüce sanatın, yüce sanatçıların, yüceliğin topyekün düşmanıyken, “yüce” olmayanların da “bambaşkaymışsınız” dedirten hallerini görmek mide bulandırıcı. Konformist, korkak, kolaycı sıfatlarının tümünü hak eden her şeyin eller üstünde tutulduğunu görmek, dokunulmazlıklarını ilan edişlerine şaşakalmak. Bunların üstüne bir de derdime yakın bulduğum, bir acıyı paylaştığım, kapana kısılmışlık hissime ağız ve derman olan her şeyin ötelenişini veya göz ardı edilişini görmek. Acıtıyor. Mazlum ve mağdur durasım yok şimdi, ama kokan nefesleri yahut intiharları nasıl kibarlaştırabilirim? Ya da ancak kapitalizmin tatlı sularında yüzersen izin verilen, inceltilen ve ayrıksılaştırılan Faustian ruh satışlarını? Tuhaf, bunu söylerken bir titredim, ayıp ya da alakasızmış gibi. Böyle okunacağına emin olduğumdan belki. Kapitalizme parmak sallamanın “modası” geçmiş gibi…

Bütün bu söylediklerimin bu albümle hem alakası yok, hem var. Bir yanıyla çok kişisel bir zihin istifrası, bir yanıyla tam da mevzuya parmak basıyor. Bu albümün konukları da bunu yapıyordu. Asla büyük sanatçı olmayı kabul etmezken, romantik ideallerin sakat bacaklarını çürümeye terk ederken, dünyanın berbatlığını, gitgide daha da berbat olacağını söylemekten asla çekinmediler. Tuhaf, ne de güzel el üstünde tutuluyorlar, “saygı duruşları”nı görüyorlar hakim sınıflar tarafından; işte tam da bu yüzden, lanet olsun bu yüzden, daha da korkunç.

Bu albümde, daha fazla konuşmaması için ağzı kapatılıp başı okşanmaya çalışılan her şey, yeniden özgürleştiriliyor. Birilerine göre güç sahibi olmayan, bir artı bir’de on kişi yaşayan insanlar tarafından, bize göre yerel kahramanlarımız ve kardeşlerimizce. Anlamları, dünyanın 23 derecelik eksen açısına katkıları, içlerinin kapkaralığı yeniden anlatılıyor, milli eğitim bakanlığı onayı, ansiklopedi başlığı veya müze broşürü olmaksızın. Yeniden: dünya berbat bir yer ve berbatlaşmaya, farklılaşan seslerini yutmaya devam ediyor. Yine de, devam etme mecburiyetinde, dudakları kapatıp oturmanın hiçbir rahatlatıcılığı, kaldı ki mümkünatı, yok. Bunu bana bir kere daha hatırlattığı için, direnişi anlamlı bulmanın utanç verici ve nafile olmadığını ısrarla söylediği için, bu albüm de dahil olmak üzere onlarca albümün emekçisi olan bu genç adamlara uluorta teşekkür ederim. Siz de teşekkür edin. Kulak verin.


Son bir not; şurada koyduğumuz bağımsız müzisyenler için "gidin albümünü satın alın" dedik çokça; biz de satın aldığımız albümleri koyduk. Reklam ve promosyondan tiksindiğimizi gönül rahatlığı ile söyleyebilirim, bu çocukların (zaman içinde kurduğumuz bağ sonunda) arkadaşlarımız olduğu gerçeği bunu değiştirmiyor (zaten bu ilişkiyi gizlemeyerek yeterince durumu anlatmış oluyorum sanırım), sonuç olarak bi' kıyak bi' güzellik isteyen ve yapan yok. Fakat kendileri myspace blog'larında şöyle bir ricada bulunmuşlar ve albümle birlikte bunu da koymamak olmazdı. Her halükarda son temennimiz, "iyi dinletiler".

2 .:

  1. Vehbi said...

    tşkrlr indriyrm +1  

  2. gökhan turhan said...

    helâl.  


 

2009-2016 Amme Hizmeti -sonikatak-